GDO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GDO etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ocak 2017 Perşembe

Ne Yiyorsak Oyuz, O Yüzden Mi Zehir Saçıyoruz?


Doğal yiyecek, doğal yiyecek diye diye bir hal olduk. 
Önce Mono Sodyum Glutamat'ı duyduk. (MSG veya E621). Yiyeceklerin içerisindeki tadı öne çıkartmakla kalmayıp tat almamızı sağlayan bezlerin salgısını arttırdığı, illüzyon tatlar yaratıp beyin kimyamızla oynadığı, - Alzheimer's ve Parkinson'a sebep olabileceği -, retina dejenerasyonu (hasarı) yarattığı, - glukom'a, göz tansiyonuna yol açabileceği - iddia edilince iyice tırstık. 

Soya sostan, cipslerden vazgeçelim dedik. (Çocuklar - hele büyümüş, yetişkin olmuş çocuklar - geçmiyorlar tabi kolay kolay. Onlara laf da geçmiyor üstelik...)

2 Mayıs 2014 Cuma

Organik Tarıma Politika Mı Karıştı?



Pınar Kaftancıoğlu İstanbul'da pek çok ailenin ve işletmenin kimyasalsız, GDO'suz, MSG'siz ağız tadıyla ve gönül rahatlığıyla yiyebildiği ürünlerin geldiği İpek Hanım Çiftliği'nin sahibi. 

Babası gazeteci Ümit Kaftancıoğlu'nun bir suikaste kurban giderek henüz 12 yaşındayken kucağında can vermesinden, Nazilli'nin Ocaklı köyünün, tabiri caizse "hanımağası" olmasına uzanan, dinlerken bile yorulacağınız bir hayat hikayesi var.

Adı son yerel seçimlerden beri çok geçiyordu.

Ailesi itibariyle sol görüşlü olduğu var sayılırken birden bire AKP'den belediye meclisi üyesi adayı olunca başta müşterileri, herkes pek şaşırmış, seçildikten ve mazbatasını aldıktan sonra da istifa edip bağımsız olduğunda neden baştan bağımsız aday olmadığı merak uyandırmıştı.

Tesadüfen Robert Lisesi'ndeki kermese katılacağını öğrenince görüşmek istedim. "Gelin, bir fırsat bulur, konuşuruz" dedi. Çiftlikten birkaç küfe sebze meyva, ekmek, kurabiye ve açma getirmişler. Bu mevsimde pek güzel olan mor salkımların altında tezgah açmışlardı.


Pınar hanım müşterileriyle ilgilenirken ben de burslu öğrenciler yararına satılan sebzelerden kara kabak ve bezelye aldım. 



Hava bir güneş, bir yağmur arasında hızlı geçişler yaparken bahçede oturup konuşabilmeyi başardık. Topraktan, tohumdan bahsettik. Ve tabi belediye meclisi adaylığından.

25 Şubat 2014 Salı

Güven ve Ötesi


Şöyle bir çalışma vardır; ikili gruplar olunur, önlü arkalı durulur ve öndeki kendini arkadakinin tutacağına güvenerek arkaya doğru bırakır. Tutmazsa/tutamazsa yere düşer.  



Genelde çok kolay görünen bu egzersizde, bazıları çok zorlanır, bir türlü kendilerini bırakamazlar. Ya tutmazsa diye çekinirler. Ya düşersem diye korkarlar. İşin özünde, sebep kontrolün hep kendilerinde olmasını istemeleri midir, veya diğer kişiye güvenememeleri mi, sorun onlarda mıdır, yoksa karşılarındakinde - bu durumda, arkalarındakinde mi acaba? Güvensizlik kişisel bir seçim, bir davranış biçimi de olabilir, veya belki de etrafta güvenilecek kimse kalmamıştır. Bir durup, düşünmek lazım. Kolayca güvenenler mi haklı, güvenmeyenler mi doğru yapıyor?

Mesela, doğal olarak, hiç düşünmeden güvendiklerimiz var: Annemiz, babamız, ailemiz, arkadaşlarımız..






Konumları itibariyle güvendiklerimiz var: Öğretmenlerimiz, doktorlarımız, polisimiz, takımın antrenörü..



doktor amca


polis amca

takım koçumuz, Ahmet ağabey

Şartlar gereği güvenmek durumunda olduklarımız var: Bindiğimiz taksinin, dolmuşun, otobüsün şoförü, vapurun kaptanı, uçağın pilotu, metronun vatmanı..  






Manavımız, kasabımız, bakkalımız - ya da üreticiler ve supermarketler..







Makamlarına güven duyulanlar var bir de: Cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, adalet bakanlığı, maliye bakanlığı, belediye başkanlığı, valilik.. Başımızdakiler..




Bir arkadaşım vardı, "insanları çok yakınıma yaklaştırmam, içi boş bir korkuluk olduğumu görmelerini istemem" demişti bir gün bana. Saçma bulmuştum. Benim baktığım yerden, hiç de içi boş durmuyordu.
Oysa şimdi haklı olduğunu düşünüyorum. Belli bir mesafeden, belli bir açıyla bakınca, herkes iyi görünebiliyormuş.

Yaklaşalım bakın, mesela "anne"ye: 

Hep "anneler çocukları için ölür" diye biliriz ama, arada "4 yaşındaki oğlunu açlıktan öldürüp cesedini yatağın altında çürümeye bırakan ve iki sene devletten çocuk yardımı alan anne" de var. 



"Doktor"a yakından bakalım: Hep "doktorlar hayatımızı kurtarırlar" ama, hayatımızı hiç umursamayanlar da var: Gerekmeyen tahliller, bir röntgen yeterliyken, hiç gerekmeyen MR'lar, tomografiler, salgın var korkusu yayılarak kitlelere uygulanan gereksiz aşılar, hatta gereksiz ameliyatlar, kolesterol, tansiyon ilaçları, ağrı kesiciler, multi-vitaminler.. Ve bunları teşvik eden "tüccar" doktor amcalar, doktor teyzeler.




Ya "üretici": Kimyasallar, GDO'lar, MSG'ler almış başını giderken, bir söylentiye göre, tarla bahçe sahipleri, kendi yiyecekleri sebze meyveyi ayrı yerlerde ekiyorlarmış. İyi de, hiç mi düşünmüyorsun, sen de kasabın şişirdiği antibiyotikli, MSG'li, bilmemneli etleri yiyorsun.. O seni zehirliyor, sen onu... Sizler, hepimizi...




"Polis": Onlara hiç bakmayalım; bu ara memleketin bir o yanına, bir bu yanına savruluyorlar onlar..




"Büyüklerimiz" deseniz, onlar da çoktandır kendi dertlerine düşmüşler..


Bu durumda, güvenmemek için sebep var mı diye bakmak "out", güvenmek için sebep var mı, onu araştırmak "in" olacak gibi görünüyor. Ve, baştaki egzersizde kendini bırakırken tereddüt edenler, bu dönemin kazananı olmaya adaylar. Kaybeden insanlık ne yazık ki..

Keşke bütün anneler melek olsa, bütün doktorlar iyiliğimizi istese, yediğimiz içtiğimiz ellenmese, oynanmasa, polisler bizi kötülerden korusa ve büyüklerimiz de büyüğümüz gibi davransa..







Bugün, bize güvenen birine, 
"güvenmekte haklıymışım" dedirtecek 
güzellikte birşey yapsak ne iyi olur..