Bir gazetede köşe sahibi olsaydım neler yazardım acaba derken denemeye niyetlendim.
Şimdilik bir patronum olmamasının da avantajını kullanarak içimden geldikçe. Arada sırada da keyifli söyleşiler.
Söyleşileri sağ tarafta çok okunanlardan daha kolay bulabilirsiniz.
Kitaplarıma da üzerlerine tıklayarak göz atabilirsiniz.
Kitaplarımdaki herhangi bir konuyu konuşmak ya da genel olarak bu dünyadaki yaşamımız, bilinç, farkındalık, mindfullness, frekanslar,
enerji alanları, çakralar gibi konularda konuşmak veya düşüncelerinizi paylaşmak isterseniz, aşağıdaki bağlantıyı kullanarak benimle iletişime geçebilirsiniz.
Hayatını Upgrade Et ve Mucizelerle Yaşam kitaplarımın Türkçe olan kısa versiyonlarına Kitapyurdu'ndan, İngilizce 400 sayfayı bulan extended version ebook'a amazon.com'dan ulaşabilirsiniz.
Amazon'a Selva Bayindir yazdığınızda çocuk kitaplarım dahil ne var ne yoksa hepsini görebiliyorsunuz.
Aşağıda verdiğim linkler kitapların ilk bölümlerini görmenize de izin veriyor. Hatta amazon.com'da 4 bütün bölümü açık bıraktım.
Bazen bir resim, bazen bir şarkı, okuduğu romanın bir cümlesi, sokaktan geçen çocuğun gülümsemesi alıp götürür ya insanı bambaşka düşüncelere. Bu fotoğraf da öyle bir olta attı bana.
"Mutluluğun resmi işte" dedim önce. O bebeğe öyle sıcacık sarılmayı özledim. Ailecek tek bir kanepeye sığabilmeyi.
Bugün sizin için 4-5 yıl önce içimdekileri döktüğüm kitabımdan bir alıntı seçtim. Seçerken de çok zorlandım; çünkü hiçbir bölüme "hah işte bu iyiymiş" diyemedim. Hep biraz eksikler, hep biraz "öyle demeseymişim"ler buldum. Üstelik, ara sıra, hayat bana yeni deneyimler kattıkça, ekler yapmış, anlatmak istediklerimi daha pratik, daha anlaşılır hale getirmeye çalışmıştım da. Bu benim için iyi bir şey muhtemelen. Demek ki, yıllar içinde yerimde saymamışım. Bir yandan da kötü. Ondan önceki kitabımda da aynı şey olmuştu. "Ben tam da böyle anlatmazdım, biraz naif kalmış" deyip durmuştum. Her neyse, konu aslında "farkındalık". Anlatmak istediğim de, uyanık olursak aslında doğanın/evrenin/tanrının, her nasıl adlandırmak isterseniz, bize çok güzel yol gösterdiğiydi. "Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az" misali.. Ne kadar farkındaysak, o kadar fazla anlıyoruz. İlk versiyonda "evren" diye bahsetmişim, onu değiştirmedim, siz istediğiniz gibi okuyun. Biraz da kesip biçtim, günümüze uyarladım..
"Tanrıya inanıyorum ama ben ona doğa diyorum"
Evren bizimle sürekli olarak konuşuyor. “Benimle konuşuyorlar!”
gibi değil tabi ki...Karşımıza birşeyler çıkartarak konuşuyor; dikkatimizi
çekmeye çalışarak konuşuyor. Bize ulaşmak için gerçekten de çok çaba harcıyor..
Günlük karmaşanın, o görüntü ve ses
kirliliğinin arasından biz bunları görüyor, duyuyor, fark ediyor muyuz? Kimimiz
fark ediyor, kimimiz ara sıra fark ediyor, kimimiz hiç fark etmiyor... Önemli
birisinin sizinle konuşmaya çalıştığını bilseniz, tabi ki onu daha kolay
duyarsınız. Konuşanın "o" olduğunu bilmediğimiz için dikkatimiz hep daha cazip veya daha önemli sandığımız şeylerde. Doların kurunda, yarınki iş toplantısında, öbür günkü yolculukta, oğlanın sınavında, kızın mezuniyet kıyafetinde, alınacak arabada, ayakkabıda, çantada, yeni iphone'da.. Hepsi önemlidir mutlaka da, Obama sizinle görüşmek istese, her birini iptal edip, onunla konuşmaya gitmez miydiniz? Veya George Clooney, hatta Kıvanç Tatlıtuğ? Beyler size de bir fikir vermek lazım, Adriana Lima mesela? Galiba şimdi dinlemeye niyetlendiniz..
“Adam fısıldadı:
-Tanrım konuş benimle.
Ve bir kuş cıvıldadı ağaçta.
Ama adam duymadı.
Sonra adam bağırdı :
-Tanrım konuş benimle!
Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı.
Ama adam onu dinlemedi.
Adam etrafına bakındı ve
-Tanrım seni görmeme izin ver dedi.
Ve bir yıldız parıldadı gökyüzünde.
Ama adam farkına varmadı.
Ve adam bağırdı,
-Tanrım bana bir mucize göster!
Ve bir bebek doğdu bir yerlerde.
Ama adam bunu bilemedi.
Sonra adam çaresizlik içinde sızlandı,
-Dokun bana Tanrım ve burada olduğunu anlamamı sağla!
Bunun üzerine Tanrı aşağı doğru süzüldü
Ve adama dokundu.
Ama adam kelebeği elinin tersiyle uzaklaştırdı.
Ve yürüyüp gitti…"
Evet, evren bizimle sürekli olarak
konuşuyor.
Bir alışveriş merkezinde veya büyük mağazada dolaşıyorsunuz, “Ahmet bey
hediyelik eşya bölümünde bekleniyorsunuz” diye bir anons yapılıyor. Siz
reyonların arasında dolaşmaya devam ediyorsunuz. Biraz sonra anons
tekrarlanıyor. “Ahmet bey, hediyelik eşya bölümüne lütfen”. Ahmet bey duymuyor
herhalde diye geçiriyorsunuz aklınızdan, hediyelik eşya bölümü nerede acaba?
Aslında o gün karınızın/sevgilinizin doğum günü ve siz
unutmuşsunuz. (Burada "veya kocanızın" demedim, kadınlar pek unutmaz çünkü..) Evren sizinle nasıl konuşur diye merak ediyordunuz; işte konuştu.
“Hediyelik eşya bölümü, hu huuu, hediyelik eşyaaa, hediyeeee ” diye seslenip
durdu size. Duydunuz mu? Duydunuz. Dinlediniz mi? Bilmiyorum. Dinlediyseniz, ve
“ah karıma/sevgilime hediye alacaktım!” diye hatırladıysanız, ne mutlu, yok
dinlemediyseniz, belki bir dahaki sefere daha yüksek bir sesle konuşur sizinle.
Bekleyin bakalım.
Ben çoktandır dinliyorum. Bazen daha
dikkatli, bazen de üstünkörü. Ama dinliyorum. Üstünkörü dinlediğimde, sonradan
fark ediyorum “ah söyledi bana, hem de kaç kere, ama ben üzerinde durmadım”
diye kızıyorum kendime. Bir dahaki sefere daha dikkatli oluyorum. Bazen gözüme
birşey takılıyor - tam da ihtiyacım olan şey- bazen aramam gereken birine
rastlıyorum, bazen bir gazete haberi, bir şarkının sözü, bir reklam panosu... Çoğu zaman çağrışımı yakalıyorum. Ve gülümseyip, teşekkür ediyorum.
Mesela şu reklam panosuna baktığınızda, ağzınız bir karış açık, sadece Kevin Costner'ı da görebilirsiniz, veya "ah biletleri ayırtmayı unuttum, yarın son gün" de diyebilirsiniz..
Bu da "dedikodu zamanı geldi, kızları arayayım" mesajı olabilir..
Çoktandır unuttuğunuz, evde biten kahveyi hatırlatma mesajı:
Kağıtlar mahvolunca dikkatinizi çekti, değil mi? İlk iki mesajı almamıştınız da!! (Bkz. üstteki iki fotoğraf..) Bir haftadır evde kahve yok, mecburen evren de sesini yükseltti..
Siz de kendinize evreni dinlemek için
imkan tanıyın. Bakın bakalım, evrenin size
söyleyeceği, göstereceği neler varmış? Kağıtlarınızı mahvetmeyi, arabanızı çarpmayı, köpek tarafından ısırılmayı, hastalanmayı ya da işsiz kalmayı beklemeyin, güzel güzel söylediğinde anlamayı seçin ki, kafanıza vura vura söylemek zorunda kalmasın.
Küçücük bir çocuğun
“Ne olursa olsun, annem, babam benim için en iyi olanı yapacaktır; işin içinden
kendim çıkamazsam, onlar herşeyi halleder” diyerek duyduğu güven ve rahatlık
gibi... Doğaya da güvenmek lazım.. Doğa, evren, tanrı, inancınız/inançsızlığınız hangisini uygun görüyorsa.. Herşey tıkır tıkır işliyor çünkü aslında. İnsanlardan başka hiçbir canlı da doğaya müdahale etmiyor, en doğal şekilde kendini ona uyduruyor.Bütüne bakınca, her şey her zaman yolunda.. Sizin için niye olmasın ki?!
Şu güzellikleri mahvetmesek, her şey herkese yetecek..
Ama maalesef doğayla savaşanlar çok güçlü..
Ne doğru söylemiş kızılderililer, güzel sözmüş deyip geçmesek de,
uyarı olduğunu görsek bari bir an önce..
Yıllarca "kafa derisi yüzen vahşiler" olduklarına inandırıldığımız kızılderililerin değerlerini örnek alsak, "insan" gibi davranmış olacağız zaten. Onlar gibi doğadan her aldığımızın yerine bir şeyler koysak, hep ondan beklemeyip biz de ona bir şeyler sunsak, dinlesek, anlasak..
Yapacak o kadar çok şey var ki..Bir şekilde, bir yerden de başlamak lazım.. Bakın benim bir yunusum oldu. (Denizde özgür yaşayanlardan, yunus izleme çalışması dahilinde, aman ha, gösteri yaptırılmak için tutsak edilmiş yunuslardan sanmayın sakın!)