26 Haziran 2014 Perşembe

Hayaller Gerçek Olsun


Eğitimlerine de katıldığım, konuları çok güzel toparlayıp çok ayakları yere basar sentezler oluşturduğunu düşündüğüm Metin Hara'nın televizyonda yayınlanmış, kaçırdığım bir söyleşisini bulma umuduyla İnsana Güven web sitesine girmiştim. Aradığım söyleşiyi bulamadım, henüz yüklememişler. Ama bazen aramadığımız şeyleri buluruz ya. Daha önce birçok defa izlediğim, başka bir videosunu tıkladım ve bu yazıya ilham olacak cümleye denk geldim.

"Kendiniz için ne istiyorsanız onu başkasına verin."

15 Haziran 2014 Pazar

Burnumuzun Dibi Kos


Bazı insanlar her şeyi önceden planlamayı severler. Ben ise, tam tersine, aklıma eseni yapabilecek esnekliğe ihtiyaç duyarım her zaman. Seyahat konusunda da öyle davranırım. Öyle 3 ay sonrası, 5 ay sonrası için program yapamam. 3 ay sonra önceliklerimin ne olacağını hiç bilemem şimdiden. 

"Hadi gidelim" densin, gidelim isterim. Girelim internete, uçağımızı, otelimizi ayarlayalım, toplayalım eşyalarımızı, gidelim!

Bodrum'a, hatta sonra hava bozunca, günübirlik Kos'a gidişim de öyle oldu.

8 Haziran 2014 Pazar

Bahar ve Badem Likörü

Bahar

Baharın geliyor olduğunu, okul yıllarında herkesin rengarenk giyinmesinden ve bahçeden yükselen neşeli seslerden anlardık ilk. Hala dersler ve sınavlar bütün hızıyla devam ediyor olmasına rağmen hepimizi anlamsız bir sevinç kaplardı. Çoğumuz aşık olurduk.
Ve bir de baharlar açardı tabi…
Allaha şükür, o dersler ve sınavlar çok uzaklarda kaldılar artık. Allaha şükür, aşk her zaman var. Ve yine Allaha şükür, baharlar hala açıyorlar.
O zamanlar, çiçekli ağaçları görünce “baharlar açmış” der geçerdik. Bilmezdik ilk açan baharların badem ağacı olduğunu falan…Bilmemize gerek de yoktu aslında.. Hala da yok!
Ama olsun, bilmek insanın hoşuna gidiyor…
Baharda, güneşli havayı bulunca, dayanamam, kendimi dışarı atarım… Çiçeklenmiş badem ağaçları çok güzel görünür sokaklarda. Her taraf bembeyaz olur… Ağaçlara kar yağmış gibi… Dayanamayıp bir iki dalını “budarım” bazen bir ağacın.(Kopartırım demeye dilim varmıyor; gerçekten de çok sıkışık duran dalları keserim.) 
Badem Ağacı
Vazoda da çok güzel dururlar durmasına da, evi saran parfüm kokusunun oradan geldiğini anlamazsanız, arar durursunuz.
Çok kuvvetli bir kokusu vardır bademin. Çok yakınında uzun zaman duramazsınız; fenalık gelir!
Bademden bahsedince, mutfağa girip, bademli bir şeyler de yapmak istiyor insan. Kurabiyeler, tartlar… Hepsi olur da, onlar kuru bademle de olur…
Taze bademle ne olur, biliyor musunuz? Badem Likörü!
Hem çok değişik bir lezzettir, hem de evde yapılan likörlerin en kolayı…


Ve işte tarifi:Badem Likörü
Ev Yapımı Badem Likörü
1 ½ bardak çiğ badem ( kavrulmuş veya tuzlu badem değil)
6 bardak votka
1 büyük çubuk tarçın (kıyılmış/doğranmış)
1 bardak şurup
1. Bademleri, tarçını ve vodkayı, önceden kaynatılmış (sterilize edilmiş) turşu kavanozu gibi büyük bir kavanoza koyun.
2. Malzemenin karışması için iyice çalkalayın ve 2 -3 günde bir çalkalayarak 3 hafta kapalı olarak bekletin
3. Bir hafta da çalkalamadan bekletin. ( Toplam 4 hafta bekleyecek )
4. Dördüncü haftanın sonunda, süzme işlemine geçin.
ŞişelerÖnce üstteki berrak kısmı bir süzgeçten geçirerek sterilize edilmiş başka bir kavanoza dökün.
Altta kalan bulanık kısmı, daha ince bir süzgeçten (hatta pamukla da kaplayabilirsiniz süzgeci) geçirerek başka bir kavanoza süzün. Bu kavanozun da tortusunun dibe çökmesini bekleyip, birkaç gün sonra tekrar aynı süzme işlemini yapın.Vodkalı bademleri kullanabileceğiniz bir yer varsa, kullanın veya atın. (Vişne liköründen geriye kalan vişnelerle çok güzel vişneli çikolata oluyor ama bademden ne yapılır bilemedim..)
5. Badem Likörünüzü tatlandırmak için, 1 bardak suya 1 bardak şeker koyup kaynatarak hazırladığınız şurubu ekleyin.(Şurubun miktarını ağız tadınıza göre ayarlayabilirsiniz.)
6. İyice çalkalayın ve hoşunuza giden şişelere doldurun.
ÇikolataEv yapımı likörünüzü artık keyifle içebilir, misafirlerinize ikram edebilirsiniz.
Hele bir de yanında çikolata varsa, tadına doyum olmaz.
Her gününüz bahar gibi olsun…

Her şeyi mevsiminde tüketsek ve hatta yapabiliyorsak,
 satın almak yerine kendimiz yapsak 
ne iyi olur..

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Antakya'dan Fotoğraflı Künefe Tarifi


Antakya’ya gidip de künefe yemeden dönmek olmaz. Künefeleri afiyetle yerken bir de oraların en iyisi Çınaraltı Künefecisi’nden künefe tarifi alınmışsa, işte onun keyfi bambaşka olur…
Şayet bir gün yolunuz Antakya’ya düşerse, tarihi Uzunçarşı’da baharat alışverişinizi bitirdikten, nar ekşinizi aldıktan sonra, çarşıdan çıkmadan Çınaraltı’nda bir mola verin ve oradaki künefecilerden birinde oturup - en az - bir porsiyon künefeyi mutlaka yiyin.
O zamana kadar da, şimdi sizinle paylaşacağım künefe tarifini denemekten korkmayın; sahiden hiç de zor değil.

13 Mayıs 2014 Salı

Bu Filmi Mutlaka İzleyin


Yaşamın İşleyişi De Böyle Olamaz Mı?

Hatırlarım, babam "Şu filmi izleyelim, sonra da onun hakkında konuşuruz," dediğinde, ilk tepkim "Film izliyoruz, ödev mi bu?" gibi bir şey olmuştu. Sonradan fark ettim, filmlerin de tıpkı romanlar gibi boş zamanları doldurmaktan, hoşça vakit geçirtmekten öte katkıları olduğunu hayatımıza.

İnsan yaşı ilerledikçe farklı temalar, farklı mesajlar yakalar oluyor izlediği filmlerde.

Hollywood filmlerinde ve dizilerinde gördüğümüz "fantastik" olayların/objelerin çok geçmeden gerçek olmasının, aslında çalışma aşamasında sızdırılmış bilgilerden kaynaklandığını düşünmüşümdür hep.

Yıllar önce Star Trek/ Uzay Yolu'nda görüp hayretten ağzımız açık şekilde izlediğimiz, önüne gelindiğinde "Bızzzt" diye açılıp kendi kendine yine "Bızzzt" diye kapanan kapılar şu anda en basit marketlerde bile var.


Haberleşmek için kullandıkları kablosuz, kapaklı, cepten çıkan küçük "şey", bizim sabit ev telefonlarımızı ancak upuzuuun kablolarla yan odaya taşıyabildiğimiz dönemlere rastladığından adına telefon bile dememiş olsak da ilk dönem cep telefonlarının maketi gibiydiler.


Tibet dolaylarında yapıldığıyla ilgili rivayetler olsa da bir yapılamayan ışınlanma kaldı şimdilik...

John Woo'nun yönettiği Paycheck filmini yıllar önce izlerken de yine böyle bir bilgi sızıntısı hissetmiştim. Bu defa farklı olan, bilginin, işin teknolojik değil de spiritüel yanıyla ilgili olmasıydı.

2 Mayıs 2014 Cuma

Organik Tarıma Politika Mı Karıştı?



Pınar Kaftancıoğlu İstanbul'da pek çok ailenin ve işletmenin kimyasalsız, GDO'suz, MSG'siz ağız tadıyla ve gönül rahatlığıyla yiyebildiği ürünlerin geldiği İpek Hanım Çiftliği'nin sahibi. 

Babası gazeteci Ümit Kaftancıoğlu'nun bir suikaste kurban giderek henüz 12 yaşındayken kucağında can vermesinden, Nazilli'nin Ocaklı köyünün, tabiri caizse "hanımağası" olmasına uzanan, dinlerken bile yorulacağınız bir hayat hikayesi var.

Adı son yerel seçimlerden beri çok geçiyordu.

Ailesi itibariyle sol görüşlü olduğu var sayılırken birden bire AKP'den belediye meclisi üyesi adayı olunca başta müşterileri, herkes pek şaşırmış, seçildikten ve mazbatasını aldıktan sonra da istifa edip bağımsız olduğunda neden baştan bağımsız aday olmadığı merak uyandırmıştı.

Tesadüfen Robert Lisesi'ndeki kermese katılacağını öğrenince görüşmek istedim. "Gelin, bir fırsat bulur, konuşuruz" dedi. Çiftlikten birkaç küfe sebze meyva, ekmek, kurabiye ve açma getirmişler. Bu mevsimde pek güzel olan mor salkımların altında tezgah açmışlardı.


Pınar hanım müşterileriyle ilgilenirken ben de burslu öğrenciler yararına satılan sebzelerden kara kabak ve bezelye aldım. 



Hava bir güneş, bir yağmur arasında hızlı geçişler yaparken bahçede oturup konuşabilmeyi başardık. Topraktan, tohumdan bahsettik. Ve tabi belediye meclisi adaylığından.

21 Nisan 2014 Pazartesi

İmaj Dediğimiz Tam Olarak Neydi?



Yıllar önce 15-20 kişi, çok keyifli bir eğitim için haftada birkaç gün toplanıyorduk. Eğitimin "Anı yaşamak" olarak özetlenebilecek bir felsefesi de vardı. Bizler de çocuklar gibi yaşıyorduk her anı sonuna kadar. Çocukça da davranıyorduk üstelik sıkça.

Bir gün "Bari imajımı düzelteyim, koskoca kadınım," diyerek kek yapıp götürmüştüm toplantıya. İmaj'ı "görüntü" anlamında düşünmüş, beni yanlış tarif eden bir görüntüm olmasın demek istemiştim. Yani, "Bu kadar da aklı beş karış havada, lay lay lom biri değilim, bakın yemek memek de gelir elimden" demekti amaç. Çok makbule geçmiş, kapış kapış da bitmişti üstelik.

"Asıl öyle yapınca imajını bozmuşsun," diyenler oldu sonra. Aklım karıştı biraz. Ben kek yaparım zaten. Hatta ekmek de yaparım, pasta da. 

12 Nisan 2014 Cumartesi

Eski Bankacı, Yeni Yazar/Oyuncu Hakan Karahan Söyleşisi



Gülmeyi ve gülümsemeyi bilen, gülümsemesi samimi olan insandan korkmayacaksınız. İyi insandır o. Ben Hakan’la ne zaman görüşsem, o günüm gülümseyerek geçer. Gülümsemesi samimidir onun ve size de sirayet eder. Sormayı akıl edemedim sit-com yapar mı acaba diye, yapsa espri anlayışıyla, bazen muzip, bazen alaycı bakışlarıyla çok yakışır bence.

Hakan Karahan kimdir? En bilinen haliyle, Ak Menkul’ün genel müdürüyken, parayı, mevkiyi, rahatı elinin tersiyle itip önce yazar sonra da oyuncu olmaya kalkarak - 6 film, 3 dizi ve 9 kitapla, yapabilmiştir de bunu - hayatı "olması gerekenler" çerçevesinde yaşamaya alışmış herkesi şaşırtmış biridir. 

10 Mart 2014 Pazartesi

Kadınlar Gününün Ardından



Ben feminist değilim. Hümanist olmanın kadın haklarına sahip çıkmak için yeterli olduğunu düşünenlerdenim. Herkes insan gibi özgürce yaşarsa, kadınlar da yaşar. Hiç kimseye şiddet uygulanmazsa, kadınlara da uygulanmaz. Kimseye baskı yapılmazsa, kadınlara da yapılmaz. Kimseye ayrımcılık olmazsa, kadınlara da olmaz.

Aslında kadın olmak değil sadece zor olan, hayatın kendi zor!

6 Mart 2014 Perşembe

Paralel Evrenden Bildiriyorum



Yanlış evrene gelmişiz arkadaşlar, buraya müsveddeleri atıyorlarmış, asıl düzgün olan evrenler diğerleri. Bence geçelim. 

Ama uyarıyorum. Hepimiz arızalarımızı biliyoruz, kendimize hakim oluyoruz ve oradaki sakin ortama uymaya çalışıyoruz, tamam mı?! Yani, öyle pazartesi sendromları, maçoluklar, "Yok bişey" diye trip atmalar, "Sen nasıl istiyorsan öyle yap"lar, "Akşama iş toplantım var"lar, telefona Ezgi'yi Abdullah olarak kaydetmeler - hatta annenin sorduğu sorulara otomatiğe bağlı "Bilmiyorum" cevabı vermeler - falan olmasın. Rezil olmayalım.

Yani..! Şunlardan bile utanıp rezil olabilecek insanları, sen al bütün "Hiç olmamışlar"la bir arada aynı çöpe at. Biz bile metal, kağıt, camı birbirinden ayırıyoruz. Nasıl evren yönetimiyse bu da artık!

Şimdi sizinle diğer evrenden birkaç durum paylaşayım. Gitmedim henüz, giden kimseyi de dinlemedim ama tahminen şöyledir diye düşünüyorum.

3 Mart 2014 Pazartesi

Bir Hayalim Var


28 Ağustos 1963'de Martin Luther King'in Washington D.C'de yaptığı "Bir Hayalim Var" konuşması gibi - o değerde olmasa da - benim de bir hayalim var.

Onun söylediği gibi, "Bugünün ve yarının zorluklarıyla yüz yüze olmamıza rağmen", yine de var.

Zamanı geri almak istiyorum. Hayır, gençleşmek anlamında değil, o da olursa bonus olsun ama, hayal o değil! . 



"Telafi sınavı" gibi bir şey. "Geçer not alamadın, sana bir sınav hakkı daha veriyorum, bu defa daha iyi çalış, nerede hata yaptığını gör, farklı düşün, farklı davran, farklı yoldan git. Ne de olsa aynı yoldan gidersen aynı yere varırsın. Geçen defa olmadı. Haydi, sil baştan!" gibi bir şey.

28 Şubat 2014 Cuma

Biraz Huzur Lütfen


İnsan gençken hareketli hayatı seviyor. Ben yaşım ilerlerken de severdim, bir dönem. Sonra bir gün, bir de baktım ki, her yer olay, her yer hareket haline gelmiş. Bir durup da, uzaktan bakmayınca, doğal olan buymuş gibi geliyor insana.

Hele şu günlerde durum iyice vahim bir hal aldı. Öyle ki, sinemaya girip çıksanız, ülkenin gündemini değişmiş, 2 saat önce çok önemli olan bir konunun unutulup gitmiş, yerine daha da şaşkınlık verici, daha da şaşırtıcı yeni konular çıkmış olduğunu görüyorsunuz. Cumhurbaşkanımızın meşhur twitter repliğiyle "insan gerçekten hayret ediyor"!

Aman irtibatta olalım, haber kanalları "haber" vermiyor, bari twitter'ı açalım derken... Herşey benzerini çekermiş ya, kendi hayatımızın gündemi de bir rahat durmaz oldu, ki bu gerçekten çok yorucu!

Ben bugün kendimi, yıllar önce bir iş sebebiyle, iki ay geçirdiğimiz Karayipler'deki St. Maarten adasında hayal etmek istedim. Şehirden, politikadan, yolsuzluktan, direnmekten, Toma'lardan, biber gazından, penguen kanallardan sıkılanlar, benimle gelsin...




St. Maarten, Karayipler'in en küçük adalarından biri. Haritada yeri bile gözükmüyor.

Ada o kadar küçük ki, kıyıya yakın bir yere kurulmak durumunda kalmış havaalanına uçaklar inerken Maho Beach'de güneşlenenler kum fırtınasına tutuluyorlar. Cesur olanlar, uçağı tutuyormuş gibi ellerini kaldırıp resim de çektiriyorlar ama ben cesaret edemedim. Ne olur ne olmaz, pilotun eli kayar, rüzgar döner, hava boşluğu vardır... 


Bakın, durum tam olarak şöyle:


Hatta Boeing'ler geldiğinde daha da korkutucu oluyor..

Şu gördüğünüz, günde bir iki defa inip kalkan uçaklar var ya, işte adadaki en heyecan verici, en hareketli olay da bu!  

Adanın yarısı fransızların, diğer yarısı hollandalıların. Sınır derseniz, iki şeritli gidiş geliş yolda giderken, dikkatlice baktığınızda, yolun kenarında görünen şöyle bir işaretten ibaret "Fransız Tarafına Hoşgeldiniz":


Polis? Mutlaka bir yerlerde vardır, ama ben adada trafik polisi bile görmedim! Trafik ışığı falan da yoktu zaten.. İnsanlar gerekirse, şehirlerarası yolda - böyle diyeyim de havalı dursun, aslında adadaki tek ana yol - durup yandaki vitrine de baksalar, komşularıyla da konuşsalar, kimse korna falan çalmıyor, kızmıyor, sinirlenmiyor. Aslında kimsenin yetişeceği bir yer de yok, acelesi de... Adadaki tek sinemaya gidiyorlar desek, ona ulaşmak da en fazla 5- 10 dakika süreceği için, gecikme riski de yok gibi bir şey.. İş güç deseniz, zaten yürüme mesafesinde..

Hava hep güzel.. Tam benlik! Kimsenin, paltosu, anorağı, eldiveni, botu, hatta kalın kazağı bile yok. Şort, t-shirt, terlik.. Haa tabi, mayo, havlu ve güneş yağı bir de.. Sıcaktan çok sıkılınca, Arjantin'e kayağa gidiyorlarmış. Baştan aşağı yeni bir gardrop yapmaları gerekiyor tabi..Yağmur deseniz, bir anda bardaktan boşalırcasına bastırıyor, beş on dakika sonra bulut bile yok..

Burası da günbatımının muhteşem olduğu, Maho Beach'deki meşhur Sunset Bar:




Levha dikkatinizi çekmiş miydi? İsterseniz daha yakından bakın..


(Topless kadınlara, barda içecekleri içki bedava..)
Müşteri çekmek için hiç fena fikir değil..

Plajlar, barlar dışında, görkemli casinoları var, en önemli geçim kaynakları:


Biri fransız, biri amerikan malı satan iki büyük süpermarketleri vardı, o zamanlar.. Belki şimdi çoğalmıştır..


Sokaklarda, hatta bahçelerde ve bazen evlerin içinde de hiç alışık olmadığımız hayvanları var:


İguana daha çok bahçede oluyor..


Ama, kapı pencere açık durunca, yengeçler eve de giriyormuş.. Bizim sivrisinekler gibi.. Gece uyurken, tıkır tıkır bir ses geliyor. Bakıyorsunuz, odanızda bir yengeç!

Birkaç yılda bir, artık o yıl hangisine denk gelirse, hortum yaşamak durumunda adalılar. Hava raporu gibi hortum raporu bekliyorlar her akşam, televizyonda. Afrika'dan çıktı, şuradan geçti, şimdi şurada, şimdi burada... Acaba hangi adayı vuracak diye.. Hortumun "gözü" dedikleri, ortasındaki girdap nereye denk gelirse, orası darmadağın oluyor. Tekneler bahçelere, arabalar denize uçuyor. Havuzlardaki su bile uçup gidiyor..


Çok problem etmiyorlar. Evlerini çok sağlam yapıyorlar. Kapıları, pencereleri için  özel panelleri, onları tutacak mekanizmaları, kendileri için de sığınakları falan var. İşyerlerini daha basit tutuyorlar. Hortum vurursa, nasılsa sigorta zararı ödüyor. Hatta hepsi uçsa da bütün parayı alsak diye bakıyorlar, çünkü hortumdan sonra, adada ne kum kalıyor, ne bir şey, turist de gelmiyor, iş de olmuyor tabi..

Dışarda yemek istediğinizde, yöresel yemekler pek bize uymuyorsa da, fransız ve italyan mutfağı gayet tatminkar.  

Deniz mahsülleri çok bol.  Zaten yüzerken sağınızdan solunuzdan geçiyorlar.. Fazla yaklaşanlar akşam böyle ızgarada buluyorlar kendilerini..


Fransızların Saint Martin'i, hollandalıların Sint Maarten'i işte böyle bir yer. Canınız çektiyse, fırsat bulursanız, mutlaka gidin.. Hayatın böyle stressizini, böyle keyiflisini başka yerde bulamazsınız.
Biz de hala burada olduğumuza göre, sakin ve huzurlu hayata bünyemiz henüz hazır değilmiş demek ki..



Aşağıdaki videoyla, adaların müziği eşliğinde oralara şöyle bir göz atın isterseniz:


Şu memleket de artık huzura erse keşke, 
ama şimdilik gerçekçi olup, 
bari kendimize stressiz ve 
huzurlu bir gün hediye etsek 
ne iyi olur..

25 Şubat 2014 Salı

Güven ve Ötesi


Şöyle bir çalışma vardır; ikili gruplar olunur, önlü arkalı durulur ve öndeki kendini arkadakinin tutacağına güvenerek arkaya doğru bırakır. Tutmazsa/tutamazsa yere düşer.  



Genelde çok kolay görünen bu egzersizde, bazıları çok zorlanır, bir türlü kendilerini bırakamazlar. Ya tutmazsa diye çekinirler. Ya düşersem diye korkarlar. İşin özünde, sebep kontrolün hep kendilerinde olmasını istemeleri midir, veya diğer kişiye güvenememeleri mi, sorun onlarda mıdır, yoksa karşılarındakinde - bu durumda, arkalarındakinde mi acaba? Güvensizlik kişisel bir seçim, bir davranış biçimi de olabilir, veya belki de etrafta güvenilecek kimse kalmamıştır. Bir durup, düşünmek lazım. Kolayca güvenenler mi haklı, güvenmeyenler mi doğru yapıyor?

Mesela, doğal olarak, hiç düşünmeden güvendiklerimiz var: Annemiz, babamız, ailemiz, arkadaşlarımız..






Konumları itibariyle güvendiklerimiz var: Öğretmenlerimiz, doktorlarımız, polisimiz, takımın antrenörü..



doktor amca


polis amca

takım koçumuz, Ahmet ağabey

Şartlar gereği güvenmek durumunda olduklarımız var: Bindiğimiz taksinin, dolmuşun, otobüsün şoförü, vapurun kaptanı, uçağın pilotu, metronun vatmanı..  






Manavımız, kasabımız, bakkalımız - ya da üreticiler ve supermarketler..







Makamlarına güven duyulanlar var bir de: Cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, adalet bakanlığı, maliye bakanlığı, belediye başkanlığı, valilik.. Başımızdakiler..




Bir arkadaşım vardı, "insanları çok yakınıma yaklaştırmam, içi boş bir korkuluk olduğumu görmelerini istemem" demişti bir gün bana. Saçma bulmuştum. Benim baktığım yerden, hiç de içi boş durmuyordu.
Oysa şimdi haklı olduğunu düşünüyorum. Belli bir mesafeden, belli bir açıyla bakınca, herkes iyi görünebiliyormuş.

Yaklaşalım bakın, mesela "anne"ye: 

Hep "anneler çocukları için ölür" diye biliriz ama, arada "4 yaşındaki oğlunu açlıktan öldürüp cesedini yatağın altında çürümeye bırakan ve iki sene devletten çocuk yardımı alan anne" de var. 



"Doktor"a yakından bakalım: Hep "doktorlar hayatımızı kurtarırlar" ama, hayatımızı hiç umursamayanlar da var: Gerekmeyen tahliller, bir röntgen yeterliyken, hiç gerekmeyen MR'lar, tomografiler, salgın var korkusu yayılarak kitlelere uygulanan gereksiz aşılar, hatta gereksiz ameliyatlar, kolesterol, tansiyon ilaçları, ağrı kesiciler, multi-vitaminler.. Ve bunları teşvik eden "tüccar" doktor amcalar, doktor teyzeler.




Ya "üretici": Kimyasallar, GDO'lar, MSG'ler almış başını giderken, bir söylentiye göre, tarla bahçe sahipleri, kendi yiyecekleri sebze meyveyi ayrı yerlerde ekiyorlarmış. İyi de, hiç mi düşünmüyorsun, sen de kasabın şişirdiği antibiyotikli, MSG'li, bilmemneli etleri yiyorsun.. O seni zehirliyor, sen onu... Sizler, hepimizi...




"Polis": Onlara hiç bakmayalım; bu ara memleketin bir o yanına, bir bu yanına savruluyorlar onlar..




"Büyüklerimiz" deseniz, onlar da çoktandır kendi dertlerine düşmüşler..


Bu durumda, güvenmemek için sebep var mı diye bakmak "out", güvenmek için sebep var mı, onu araştırmak "in" olacak gibi görünüyor. Ve, baştaki egzersizde kendini bırakırken tereddüt edenler, bu dönemin kazananı olmaya adaylar. Kaybeden insanlık ne yazık ki..

Keşke bütün anneler melek olsa, bütün doktorlar iyiliğimizi istese, yediğimiz içtiğimiz ellenmese, oynanmasa, polisler bizi kötülerden korusa ve büyüklerimiz de büyüğümüz gibi davransa..







Bugün, bize güvenen birine, 
"güvenmekte haklıymışım" dedirtecek 
güzellikte birşey yapsak ne iyi olur..