31 Ekim 2014 Cuma

Evde Beyaz Peynir Yapımı


Nejat Pars'ın beyaz peynir atölyesine gideceğimi duyanlar "Rokfor veya Brie olsa hadi neyse, Beyaz peynir her markette var, işin mi yok?" dediler. Doğrusu işim yoktu. Üstelik, çok fazla da öğrenme arzum vardı. 

25 Eylül 2014 Perşembe

Ekşi Mayalı Ekmek


Sağlıklı beslenmeyle ilgili ne varsa öğrenmeye can atan, nerede bir yazı, bir kitap, bir atölye bulsa kendini kaptıran, Karatay hocanın söylediklerini can kulağıyla dinleyip, ama ekmekten, şekerden vazgeçmeyi aklından bile geçirmeyen biri olarak, Yaşam Dostu Gıda Dayanışma Grubu'nun "Ekşi mayalı ekmek yapmayı öğretecekler," zannederek gittiğim bir toplantısıyla ve Nezih beyin anlattıklarını dinleyince başladı her şey! 

23 Eylül 2014 Salı

PROBİYOTİK TURŞU & SİRKE ZAMANI



Bu yıl leyleği havada gördüğüm için domates sosları, reçeller ve marmelatlara elim değemedi. Hayat limon verirse limonata yaparım. Elde ne var, evde yaptığım yoğurt var, ev yapımı sirke var, kolaylıkla ulaşabileceğim (İpek Hanım Çiftliği'nden 2 günde geldi) ilaçsız hormonsuz yayla elması, kornişon salatalık, sarmısak var. Demek ki neymiş? Probiyotik turşu ve sirke yapabilirmişim...

17 Eylül 2014 Çarşamba

Daha Yakından Metin Hara


Metin Hara. Henüz 30'lu yaşlarının en başında. Deli dolu. Eğlenceli. Oğlunuzla görseniz, eve PlayStation oynamaya gelmişler sanacağınız genç bir adam. Muhtemelen oynuyordur da.

Tanımlamaların dışında. Hem kişisel gelişimci hem yazar hem fizyoterapist hem şifacı ama ona sorarsanız hiçbiri de değil. Musevi bir aileden gelmesini bile, "Anne ve babası Musevi olan biriyim," şeklinde açıklıyor. Etiketsiz olmayı, sadece insan olmayı yeterli bulanlardan. 
Ekşi sözlükteki tanımıyla: Mısır teknikleri kullanırken tespih çeken, Kabala teknikleri kullanırken Tasavvuf müziği dinleyen biri.

Günlerdir her açtığınız gazetede onunla yapılmış bir söyleşiyle, her gittiğiniz kitapçıda onun kitaplarıyla, imza günleriyle karşılaşıyorsunuz. Hiç durmadan eğitim veriyor, seminerler düzenliyor, hatta daha geniş kitlelere ulaşmak için yeni bir akademi açmanın eşiğinde. 

Bu yoğun tempo içinde benimle söyleşi yapacak vakti olamayınca, ben de her iki eğitimini de almış ve Metin'i bire bir tanımış biri olarak, kendi gözümden Metin Hara'yı anlatmayı seçtim.

Kim olduğunu bilmeyeniniz kalmışsa kendi web sitesinden alıntıyla:

1982 yılında İstanbul’da doğdu. Üsküdar Amerikan Koleji’ni bitirdikten sonra Çapa Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümünde eğitim hayatını tamamladı.
Seneler içerisinde “tamamlayıcı tıp” diye tanımladığı birçok tekniğin eğitimini aldı.Yıllar boyunca bu öğretilerin içinde kendini geliştirdikten sonra son 10 yıldır profesyonel anlamda Tamamlayıcı Tıp ile tedavi çalışmaları yapmaya başladı. İnsan sağlığına olan “bütüncül” yaklaşımı, insanın hayal gücüne sığmayan yetenekleri, insan zihnine sığmayan engin bilgisi ve insan bedenine olan sonsuz güveni sayesinde aldığı sonuçlar ile kısa sürede tıp camiasında yankı uyandırdı.
Metin Hara, sevginin ve düşünce gücünün neler yapabileceğini bilimsel ve uygulamalı olarak göstermektedir.

Peki Metin Hara ne anlatıyor?

Kısaca nasıl evrenle bir bütün olduğumuzu, hepimizin bir olduğunu, seçimlerimizle aslında dilediğimiz "her" hayatı yaşamaya muktedir olduğumuzu anlatıyor.

Bu çok basit oldu, değil mi?

Aslında bu kadar basit. 

Ama asıl becerisi bunları bilmesi veya anlatması değil - çünkü söyledikleri bilinmeyen şeyler değil, kadim bilgiler ve bunları anlatan binlerce kitap, binlerce kişisel gelişimci, spiritüel lider var - asıl becerisi ve bence yaptığı en önemli şey sizi buna ikna etmesi ve içselleştirerek yaşamınıza katmanızı sağlaması.

Onun veya başkalarının eğitimlerine katılanlar, zaten ilgilenenler, okuyanlar, araştıranlar Metin'den pek de fazla şey öğrenmeyebilirler. Belki havada kalmış bazı bilgilerinin nasıl daha ayakları yere basar hale geldiğini veya pratikte nasıl daha kolay uygulandığını görürler. (Çünkü Metin vermek istediklerini, çok ciddi çalışmalar sonucunda, çok güzel formüle edilmiş, güzel derlenmiş bir paket halinde sunuyor. Bu da onu diğer eğitmenlerden ayıran önemli bir detay.)

Reiki'den NLP'ye; Kuantum Dokunuş'tan EFT'ye; nefes çalışmalarından yogaya; yogadan chi gong'a; Louise Hay'in kitaplarından Barbara Brennan'ın, Deepak Chopra'nın, Dr. Wayne Dyer'ın eğitimlerine, seminerlerine, kitaplarına. Sonunda hepsi aynı yere varıyor. Aynı "hakikat"e ulaştırmaya çalışıyor. Metin bunların hepsinden harika bir sentez yapmış gibi.

İşin en önemlisi Metin'in kitabı sayesinde ulaşmayı başardığı asıl kitle konuya pek de ilgisi olmayanlar. Hiçbir eğitime katılmayan, mevcut kitapları okumayan, sohbetlere burun kıvıran, farkındalıklarını yükseltmeye ve hakikate yaklaşmaya teşebbüs etmeyenler. İşte dünyevi ortama fazla kaptırmış, kendini dinlemeye bile vakit ayıramayan, sakinleşemeyen, hep koşuşturan, onun ifadesiyle sürekli "Beta beyin dalgasında yaşayan," ve hastalıklara davetiye çıkartan o geniş kitleye böyle bir kitap sayesinde ulaşmayı başarıyor Metin. 



(Zihinlerini en çok dinlendirmesi gerekenler buna ayıracak hiç vakti/ilgisi olmadığını söyleyenlerdir ya aslında)

Yeni bir şey söylemesine gerek kalmıyor, çünkü zaten halihazırda söylenmiş ve kitlelere ulaşamamış pek çok şey var. Metin'in misyonu da belki o kadim bilgileri geniş kitlelere ulaştırmaktır, kim bilir.


Bu kadar genç yaşta, bu kadar önemli işler yaparken kendisini egosunun tuzağına kaptırmamayı da becermiş Metin Hara. Kitaptan önceki çalışmalarında da insanları bilinçlendirme eğiliminde olmuştu hep. Onlara bire bir şifa verip "Ben tedavi ettim," demeyi seçmeyip öncelikli olarak hastalanmamaları ve eğer hastalanmışlarsa da kendi kendilerine şifa bulmaya nasıl hazırlanacaklarını öğretmişti. Günümüzün "Hadi iyileştir beni," yaklaşımıyla kapısını çalanlara "Eğitimlerime gelin, kendiniz iyileşin," demişti.

Şimdi de "Kitabımı okuyun, egzersizleri yapın, kendiniz iyileşin, neşelenin, hayattan keyif alın" diyor. 

Bilindiği şekliyle pozitif düşünmenin değil, pozitif "hissetmenin" anahtar olduğunu anlatmaya çalışıyor. Düşüncenin yapay olabileceğini, aslolanın his olduğunu tekrarlayıp duruyor. "Beyninizin stres düzeyini düşürün," diyor.



Siz de kendinize bir iyilik yapın. Dinleyin Metin Hara'yı! Ben dinledim.


Doğaya, evrene, kendimize güvensek, evrenle uyum içinde yaşasak ne iyi olur.

27 Ağustos 2014 Çarşamba

Şans Kolyelerim


Secret'ın da dediği gibi "Bizde ne varsa onu çekiyoruz."

Ben de sahip olmak istediğimiz her şeyi üzerimizde taşımamız için bu şans kolyelerini yaptım. Minik minik renkli derilerin içine bolluk, bereket, aşk, şans, başarı, coşku, korunma, şifa, blokajları çözme, huzur... daha aklınıza ne gelirse, hepsini sembolleştirip koydum. Sevgiyle de dikip kapattım. İlk yaptıklarımı çok sağlam dikiyordum. Sonrakilerine, zamanı gelip işi biterse, çözülüp bozulabilme şansı vermeyi uygun gördüm. Koparsa, düşerse, "Öyle olması gerekiyormuş," diyeceğiz artık!

Bakın meselaaa:


Bunda "iletişim" var..


Bunda "tutku"


Bunda da "huzur"

Ruh halime göre bazen tek birini, bazen bir kaçını, çoğu zaman da hepsini birden takıyorum.




İplerinin düğümünü farklı yerlerden atınca boyları da uzayıp kısalabiliyor.


Hızımı alamayınca birkaç tane de anahtarlık yapıverdim! İnsan her gün kolye takamaz ama, değil mi??!!


Ritüeller motive olmak için çok yararlı gerçekten de. En azından odaklanmamızı, belirli bir konuya öncelik vermemizi, o konuyu aklımızda tutmamızı sağlıyor. 

Aslında en kolayı ne istiyorsak o olmak tabi. 

Nefret doluyken sevgi beklemek, cimriyken bolluk bereket özlemek, insanlara öfkeyle yaklaşırken huzur aramak... Belki oluyordur. Ben pek şahit olmadım.

Kolyelerime şans dilerken bu yazıyı okuyanları da es geçmek istemedim. Hiçbir şey tesadüf değildir. Demek ki bugün sizin de şanslı gününüzmüş...

Hepimiz bugün için en az bir kişiyi 
sevindirebilsek ne iyi olur..
 (Ben yapmış olabilirim 😊 )

26 Ağustos 2014 Salı

Domates Zamanı.. Salça & Sos Yaptım..


Her ne kadar, "insan hayatta bir şeyleri seçer ve onlarla uğraşır, bazı şeyleri de bırakmak lazım" fikrine çok sıcak baksam da, galiba pratikte pek uyamıyorum..

Şeytan dürttü. Sabah sabah pazara gidip domates alıp, sonra da salça ve makarna sosu yapmaya kalkıştım. 

Her ne kadar pazarcıya, "yok yaa, 10 kilo yeter, yapamam hepsini birden" dedimse de, allem etti kallem etti, "abla, haftaya biter, bulamassın, tadına bak" diye diye, 15 kilo domatesi elime tutuşturdu. Daha da doğrusu, "taşıyamam bile" demem üzerine, arabaya kadar da taşıdı..

Evde malzeme bile yokmuş. Ben de önce, yarısını sadece domates olarak hazırladım. Yemeklere koymak için kolaylık oluyor.. 

Diğer 7.5 kilodan da, daha çok makarna ve pizza sosu olarak kullanılmak üzere şöyle bir uygulamaya giriştim..

İşte malzemeler:


Domatesler, havuç, soğan, kereviz yaprağı, fesleğen, tuz ve şeker. Bir de konserve yapmak için kavanozlar..

Önce domatesleri yıkayıp, dörde böldüm ve biraz tuzla, iyice yumuşayıncaya kadar pişirdim.



Bunları şu babadan kalma - daha doğrusu anneannemden gördüğüm - mulen galiba adı, aletten geçirdim. 


Blenderdan da geçirebilirsiniz tabi, ama böyle yapınca, kabuklar ve çekirdekler de ayrılmış oluyor. Bana daha kolay geliyor.

Sonra bu püre halindeki domateslerin içine, kıyılmış soğanı ve havucu koydum. Miktar kafama göre.. Ben bu üç tencereye bir büyük soğan ve bir büyük havuç koydum. Soğanı arttırmakta mahzur yok da, fazla havuç sosun rengini bozuyor.
Sonradan çıkartılmak üzere, biraz fesleğenle kereviz sapı ve tuzla şeker.. (İsterseniz her tencereye bir diş sarmısak da koyabilirsiniz..)

İyice suyunu çekene kadar kaynattım.

Sonra da sıcak sıcak kavanozlara doldurup, kapaklarını sıkıca kapattım. Kavanozları halk arasında yaygın olan şekliyle ters çevirip soğuyunca vakum yapmasını bekleme konusunda endişe duyduğum* için vaz geçip, üzerlerini geçecek kadar su dolu yüksek bir tencerede yarım saat kadar kaynattım. (Kavanozlar çatlamasın diye, altlarına havlu koydum.)

*Neden endişe duyduğumu aşağıdaki linkte bulabilirsiniz:


Soğumalarını bekleyip tencereden çıkarttığımda, tarih de attım mı, tamamdır... Kışın bol bol pizza, makarna yiyebiliriz..



Bu tarifi, tabi ki kendim uydurmadım. Yıllar önce, çok yakın dostum olan bir italyandan, Paola Ellialtıoğlu'dan, öğrenmiştim.  Profesyonel aşçı seviyesinde yemek becerisine sahip olan Paola, benim mutfağa ilgi duymama da ilham kaynağı olan kişidir.

Bu arada, tencerede kalanlara hiç dayanamam.. Kendi kendime, makarna yapacak halim yoktu.. Minik bir bruschetta fena olmadı ama.. 

Bir dilim ekmeği kızarttım. Üzerine sıcakken bir diş sarmısağı iyice sürttüm. Sonra da, tencerenin dibinde kalan domates sosu ve bir tane fesleğen yaprağı.. Biraz da iyisinden zeytinyağı gezdirdim miiii...




Merak edenler için, çay da saksıda yetişmiş lemongrass.. (Limon otu ve yalancı melisa olarak da geçiyor.. Fotoğraftaki uzun yaprak o..)

Ara sıra da olsa, satın almak yerine bazı yiyecekleri kendimiz hazırlama şansımız/vaktimiz/arzumuz
olsa ne iyi olur..


17 Ağustos 2014 Pazar

Maksat Fit Olmaksa...


Şu bunaltıcı sıcaklarda çoğumuz denizde olmayı istiyoruz. Ve daha çoğumuz da böyle görünebilmeyi.

Yap yap bitmeyen, yo-yo diyetlerin bir işe yaramadığını bilmeyen bir ergenler kaldı hali hazırda. Sonuç alınamayan yollardan git  git, nereye kadar!?

10 Ağustos 2014 Pazar

Sağlık Mutfakta Başlar

                        


Alışkanlık oldu artık atölye atölye geziyoruz. Geçtiğimiz hafta sonu da İstanbul Permakültür Kollektifi'nin düzenlediği, "Ulli Allmendinger ile Fermente Süper Gıdalar Atölyesi"ndeydim.

2 saat içinde, Kimchi'den Kvass'a, kefirden lahana turşusuna, hem kolay hem probiyotik ve çok faydalı yiyecek içecekler yaptık, tattık ve bonus olarak da bağışıklık sistemimizi güçlendirdik!

Bu yiyeceklerin bizim bildiğimiz tarzda tuzla, sirkeyle yapılan turşulardan farklı olarak laktik asit fermentasyonları olduğunu ve bağışıklık sistemimizi güçlendirdiğini de öğrenmiş olduk.

18 Temmuz 2014 Cuma

"O An"a Tatile Çıkıyoruz

Bazen bir resim, bazen bir şarkı, okuduğu romanın bir cümlesi, sokaktan geçen çocuğun gülümsemesi alıp götürür ya insanı bambaşka düşüncelere. Bu fotoğraf da öyle bir olta attı bana.


"Mutluluğun resmi işte" dedim önce. O bebeğe öyle sıcacık sarılmayı özledim. Ailecek tek bir kanepeye sığabilmeyi. 

6 Temmuz 2014 Pazar

Fanatikler Gerçekten De Spordan Hoşlanıyorlar Mı?

Ailesinin sağı solu milli sporcu kaynayan, kendisi de zamanında üç beş spora el atmış biri olarak güzel oyunları izlemekten çok hoşlanırım. Oynayan oğlum değilse, eşim dostum değilse, sonuç beni pek de fazla ilgilendirmez doğrusu. 

Doğru Kişiyle Evlenmek


Yaz geldi, düğün mevsimi açıldı. Bir yanda davulla zurnayla, güle oynaya evlenen arkadaş çocuklarımız. Diğer yanda, küfür kıyamet boşanan yaşıtlarımız.

Çocuklarımıza nasihat vermeye kalksak, inandırıcılığımız yerlerde sürünüyor. Biz de böyle bir nesiliz demek ki. Doğru insanları mı seçemiyoruz, hoşgörüsüz müyüz, hayat mı fazlaca yıpratıyor, 'Bozulursa tamir et,' devrinden vazgeçip, 'Bozulanı tamir etmeye değmez, onu at, yenisini alırsın,' devrine mi geçtik? Her neyse, bir yerlerde 'Error' verdiğimiz kesin.

Bakın, Alain de Botton da bu konuyu masaya yatırmış ve şöyle değerlendirmeler yapmış:

26 Haziran 2014 Perşembe

Hayaller Gerçek Olsun


Eğitimlerine de katıldığım, konuları çok güzel toparlayıp çok ayakları yere basar sentezler oluşturduğunu düşündüğüm Metin Hara'nın televizyonda yayınlanmış, kaçırdığım bir söyleşisini bulma umuduyla İnsana Güven web sitesine girmiştim. Aradığım söyleşiyi bulamadım, henüz yüklememişler. Ama bazen aramadığımız şeyleri buluruz ya. Daha önce birçok defa izlediğim, başka bir videosunu tıkladım ve bu yazıya ilham olacak cümleye denk geldim.

"Kendiniz için ne istiyorsanız onu başkasına verin."

15 Haziran 2014 Pazar

Burnumuzun Dibi Kos


Bazı insanlar her şeyi önceden planlamayı severler. Ben ise, tam tersine, aklıma eseni yapabilecek esnekliğe ihtiyaç duyarım her zaman. Seyahat konusunda da öyle davranırım. Öyle 3 ay sonrası, 5 ay sonrası için program yapamam. 3 ay sonra önceliklerimin ne olacağını hiç bilemem şimdiden. 

"Hadi gidelim" densin, gidelim isterim. Girelim internete, uçağımızı, otelimizi ayarlayalım, toplayalım eşyalarımızı, gidelim!

Bodrum'a, hatta sonra hava bozunca, günübirlik Kos'a gidişim de öyle oldu.

8 Haziran 2014 Pazar

Bahar ve Badem Likörü

Bahar

Baharın geliyor olduğunu, okul yıllarında herkesin rengarenk giyinmesinden ve bahçeden yükselen neşeli seslerden anlardık ilk. Hala dersler ve sınavlar bütün hızıyla devam ediyor olmasına rağmen hepimizi anlamsız bir sevinç kaplardı. Çoğumuz aşık olurduk.
Ve bir de baharlar açardı tabi…
Allaha şükür, o dersler ve sınavlar çok uzaklarda kaldılar artık. Allaha şükür, aşk her zaman var. Ve yine Allaha şükür, baharlar hala açıyorlar.
O zamanlar, çiçekli ağaçları görünce “baharlar açmış” der geçerdik. Bilmezdik ilk açan baharların badem ağacı olduğunu falan…Bilmemize gerek de yoktu aslında.. Hala da yok!
Ama olsun, bilmek insanın hoşuna gidiyor…
Baharda, güneşli havayı bulunca, dayanamam, kendimi dışarı atarım… Çiçeklenmiş badem ağaçları çok güzel görünür sokaklarda. Her taraf bembeyaz olur… Ağaçlara kar yağmış gibi… Dayanamayıp bir iki dalını “budarım” bazen bir ağacın.(Kopartırım demeye dilim varmıyor; gerçekten de çok sıkışık duran dalları keserim.) 
Badem Ağacı
Vazoda da çok güzel dururlar durmasına da, evi saran parfüm kokusunun oradan geldiğini anlamazsanız, arar durursunuz.
Çok kuvvetli bir kokusu vardır bademin. Çok yakınında uzun zaman duramazsınız; fenalık gelir!
Bademden bahsedince, mutfağa girip, bademli bir şeyler de yapmak istiyor insan. Kurabiyeler, tartlar… Hepsi olur da, onlar kuru bademle de olur…
Taze bademle ne olur, biliyor musunuz? Badem Likörü!
Hem çok değişik bir lezzettir, hem de evde yapılan likörlerin en kolayı…


Ve işte tarifi:Badem Likörü
Ev Yapımı Badem Likörü
1 ½ bardak çiğ badem ( kavrulmuş veya tuzlu badem değil)
6 bardak votka
1 büyük çubuk tarçın (kıyılmış/doğranmış)
1 bardak şurup
1. Bademleri, tarçını ve vodkayı, önceden kaynatılmış (sterilize edilmiş) turşu kavanozu gibi büyük bir kavanoza koyun.
2. Malzemenin karışması için iyice çalkalayın ve 2 -3 günde bir çalkalayarak 3 hafta kapalı olarak bekletin
3. Bir hafta da çalkalamadan bekletin. ( Toplam 4 hafta bekleyecek )
4. Dördüncü haftanın sonunda, süzme işlemine geçin.
ŞişelerÖnce üstteki berrak kısmı bir süzgeçten geçirerek sterilize edilmiş başka bir kavanoza dökün.
Altta kalan bulanık kısmı, daha ince bir süzgeçten (hatta pamukla da kaplayabilirsiniz süzgeci) geçirerek başka bir kavanoza süzün. Bu kavanozun da tortusunun dibe çökmesini bekleyip, birkaç gün sonra tekrar aynı süzme işlemini yapın.Vodkalı bademleri kullanabileceğiniz bir yer varsa, kullanın veya atın. (Vişne liköründen geriye kalan vişnelerle çok güzel vişneli çikolata oluyor ama bademden ne yapılır bilemedim..)
5. Badem Likörünüzü tatlandırmak için, 1 bardak suya 1 bardak şeker koyup kaynatarak hazırladığınız şurubu ekleyin.(Şurubun miktarını ağız tadınıza göre ayarlayabilirsiniz.)
6. İyice çalkalayın ve hoşunuza giden şişelere doldurun.
ÇikolataEv yapımı likörünüzü artık keyifle içebilir, misafirlerinize ikram edebilirsiniz.
Hele bir de yanında çikolata varsa, tadına doyum olmaz.
Her gününüz bahar gibi olsun…

Her şeyi mevsiminde tüketsek ve hatta yapabiliyorsak,
 satın almak yerine kendimiz yapsak 
ne iyi olur..

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Antakya'dan Fotoğraflı Künefe Tarifi


Antakya’ya gidip de künefe yemeden dönmek olmaz. Künefeleri afiyetle yerken bir de oraların en iyisi Çınaraltı Künefecisi’nden künefe tarifi alınmışsa, işte onun keyfi bambaşka olur…
Şayet bir gün yolunuz Antakya’ya düşerse, tarihi Uzunçarşı’da baharat alışverişinizi bitirdikten, nar ekşinizi aldıktan sonra, çarşıdan çıkmadan Çınaraltı’nda bir mola verin ve oradaki künefecilerden birinde oturup - en az - bir porsiyon künefeyi mutlaka yiyin.
O zamana kadar da, şimdi sizinle paylaşacağım künefe tarifini denemekten korkmayın; sahiden hiç de zor değil.

13 Mayıs 2014 Salı

Bu Filmi Mutlaka İzleyin


Yaşamın İşleyişi De Böyle Olamaz Mı?

Hatırlarım, babam "Şu filmi izleyelim, sonra da onun hakkında konuşuruz," dediğinde, ilk tepkim "Film izliyoruz, ödev mi bu?" gibi bir şey olmuştu. Sonradan fark ettim, filmlerin de tıpkı romanlar gibi boş zamanları doldurmaktan, hoşça vakit geçirtmekten öte katkıları olduğunu hayatımıza.

İnsan yaşı ilerledikçe farklı temalar, farklı mesajlar yakalar oluyor izlediği filmlerde.

Hollywood filmlerinde ve dizilerinde gördüğümüz "fantastik" olayların/objelerin çok geçmeden gerçek olmasının, aslında çalışma aşamasında sızdırılmış bilgilerden kaynaklandığını düşünmüşümdür hep.

Yıllar önce Star Trek/ Uzay Yolu'nda görüp hayretten ağzımız açık şekilde izlediğimiz, önüne gelindiğinde "Bızzzt" diye açılıp kendi kendine yine "Bızzzt" diye kapanan kapılar şu anda en basit marketlerde bile var.


Haberleşmek için kullandıkları kablosuz, kapaklı, cepten çıkan küçük "şey", bizim sabit ev telefonlarımızı ancak upuzuuun kablolarla yan odaya taşıyabildiğimiz dönemlere rastladığından adına telefon bile dememiş olsak da ilk dönem cep telefonlarının maketi gibiydiler.


Tibet dolaylarında yapıldığıyla ilgili rivayetler olsa da bir yapılamayan ışınlanma kaldı şimdilik...

John Woo'nun yönettiği Paycheck filmini yıllar önce izlerken de yine böyle bir bilgi sızıntısı hissetmiştim. Bu defa farklı olan, bilginin, işin teknolojik değil de spiritüel yanıyla ilgili olmasıydı.

2 Mayıs 2014 Cuma

Organik Tarıma Politika Mı Karıştı?



Pınar Kaftancıoğlu İstanbul'da pek çok ailenin ve işletmenin kimyasalsız, GDO'suz, MSG'siz ağız tadıyla ve gönül rahatlığıyla yiyebildiği ürünlerin geldiği İpek Hanım Çiftliği'nin sahibi. 

Babası gazeteci Ümit Kaftancıoğlu'nun bir suikaste kurban giderek henüz 12 yaşındayken kucağında can vermesinden, Nazilli'nin Ocaklı köyünün, tabiri caizse "hanımağası" olmasına uzanan, dinlerken bile yorulacağınız bir hayat hikayesi var.

Adı son yerel seçimlerden beri çok geçiyordu.

Ailesi itibariyle sol görüşlü olduğu var sayılırken birden bire AKP'den belediye meclisi üyesi adayı olunca başta müşterileri, herkes pek şaşırmış, seçildikten ve mazbatasını aldıktan sonra da istifa edip bağımsız olduğunda neden baştan bağımsız aday olmadığı merak uyandırmıştı.

Tesadüfen Robert Lisesi'ndeki kermese katılacağını öğrenince görüşmek istedim. "Gelin, bir fırsat bulur, konuşuruz" dedi. Çiftlikten birkaç küfe sebze meyva, ekmek, kurabiye ve açma getirmişler. Bu mevsimde pek güzel olan mor salkımların altında tezgah açmışlardı.


Pınar hanım müşterileriyle ilgilenirken ben de burslu öğrenciler yararına satılan sebzelerden kara kabak ve bezelye aldım. 



Hava bir güneş, bir yağmur arasında hızlı geçişler yaparken bahçede oturup konuşabilmeyi başardık. Topraktan, tohumdan bahsettik. Ve tabi belediye meclisi adaylığından.

21 Nisan 2014 Pazartesi

İmaj Dediğimiz Tam Olarak Neydi?



Yıllar önce 15-20 kişi, çok keyifli bir eğitim için haftada birkaç gün toplanıyorduk. Eğitimin "Anı yaşamak" olarak özetlenebilecek bir felsefesi de vardı. Bizler de çocuklar gibi yaşıyorduk her anı sonuna kadar. Çocukça da davranıyorduk üstelik sıkça.

Bir gün "Bari imajımı düzelteyim, koskoca kadınım," diyerek kek yapıp götürmüştüm toplantıya. İmaj'ı "görüntü" anlamında düşünmüş, beni yanlış tarif eden bir görüntüm olmasın demek istemiştim. Yani, "Bu kadar da aklı beş karış havada, lay lay lom biri değilim, bakın yemek memek de gelir elimden" demekti amaç. Çok makbule geçmiş, kapış kapış da bitmişti üstelik.

"Asıl öyle yapınca imajını bozmuşsun," diyenler oldu sonra. Aklım karıştı biraz. Ben kek yaparım zaten. Hatta ekmek de yaparım, pasta da. 

12 Nisan 2014 Cumartesi

Eski Bankacı, Yeni Yazar/Oyuncu Hakan Karahan Söyleşisi



Gülmeyi ve gülümsemeyi bilen, gülümsemesi samimi olan insandan korkmayacaksınız. İyi insandır o. Ben Hakan’la ne zaman görüşsem, o günüm gülümseyerek geçer. Gülümsemesi samimidir onun ve size de sirayet eder. Sormayı akıl edemedim sit-com yapar mı acaba diye, yapsa espri anlayışıyla, bazen muzip, bazen alaycı bakışlarıyla çok yakışır bence.

Hakan Karahan kimdir? En bilinen haliyle, Ak Menkul’ün genel müdürüyken, parayı, mevkiyi, rahatı elinin tersiyle itip önce yazar sonra da oyuncu olmaya kalkarak - 6 film, 3 dizi ve 9 kitapla, yapabilmiştir de bunu - hayatı "olması gerekenler" çerçevesinde yaşamaya alışmış herkesi şaşırtmış biridir. 

10 Mart 2014 Pazartesi

Kadınlar Gününün Ardından



Ben feminist değilim. Hümanist olmanın kadın haklarına sahip çıkmak için yeterli olduğunu düşünenlerdenim. Herkes insan gibi özgürce yaşarsa, kadınlar da yaşar. Hiç kimseye şiddet uygulanmazsa, kadınlara da uygulanmaz. Kimseye baskı yapılmazsa, kadınlara da yapılmaz. Kimseye ayrımcılık olmazsa, kadınlara da olmaz.

Aslında kadın olmak değil sadece zor olan, hayatın kendi zor!