Bir gazetede köşe sahibi olsaydım neler yazardım acaba derken denemeye niyetlendim.
Şimdilik bir patronum olmamasının da avantajını kullanarak içimden geldikçe. Arada sırada da keyifli söyleşiler.
Söyleşileri sağ tarafta çok okunanlardan daha kolay bulabilirsiniz.
Kitaplarıma da üzerlerine tıklayarak göz atabilirsiniz.
Botox'u dolguyu sevmem, üçüncü gözüme zehir enjekte ettiremem diyedurayım, yaş fazlasıyla kemale erince evdeki kremi sürmek de yetmiyor tabi.
Cilt bakımı deyince aklıma gelen ilk - ilk değil tek, halimi biliyorsunuz - yer olan Bioritm'e gideyim de bir cilt bakımı yaptırayım, bir hale yola gireyim dedim.
Şu hiç sevmediğim Sevgililer Günü yaklaşırken, "Günü, münü, hediyeyi, çikolatayı bir yana bırakalım, aslolan aşktır" diyerek çok eski dostum, çocukluk arkadaşım Prof. Zeynep Atay Gök ile aşkı konuştuk. O pır pır eden kelebekleri. Ellerin terlemesini. Kalbin küt küt atmasını. "Hepsini kimyasallar yapıyor," dedi. Adrenalin, serotonin, dopamin arasında, aşkın bütün romantizmi gidiyor mu diye korktumsa da, gitmiyor, gitmiyor, merak etmeyin.
Özel günleri çok sevmediğimi herkes bilir. Anneler gününe de bayıldığım söylenemez. Böyle günlerde, mutlu olandan çok hüzünlenen olduğunu düşünürüm hep. Sevgililer gününde, sevgilisi terk etmiş veya hiç olmamış gençler, anneler gününde annesini kaybetmiş çocuklar, çocuğunu bekleyip duran anneler, hatta hep çocuk isteyip de bir türlü sahip olamamış kadınlar gelir gözümün önüne. Mahzun olurlar onlar o gün.
Yine alıştığımız haberlerden biri çıktı karşıma: "718 cevap anahtarının yanlış okunduğu tespit edilince mahkeme, 7 ay önce son kez yapılan SBS’nin yürütmesini durdurma kararı verdi." Hepimiz bir şekilde, ya kendi çocuğumuzla ilgili olarak, ya da yakınlarımız sebebiyle şu sınav stresini gördük, duyduk, yaşadık, hatta kimimiz derinden hissettik. İnsanın yaşamından çalınmış zamanlara en büyük örnektir, bana sorarsanız. Eve kapatılmış çocuklar ve okuyarak öğrenilmeye çalışılan bir hayat. Hayat dışarıda sürüyor zaten; çıkıp baksa öğrenecek.
Mozzarella yapıyordum yapmasına da, Eataly'de italyan şeften de bir göreyim demiştim.
İtalyan şef yoktu, workshop benim için hayal kırıklığıyla başladı.
Ön yargılı olmamak lazım. Napoli'de işi öğrenmiş, 4-5 yıldır da Eataly'de peynir ustası olarak görev yapan Tahsin bey, İtalyan şef eksikliğini hiç hissettirmediği gibi, öğretmekten ve yardımcı olmaktan çok hoşlanan sevimli - ve sabırlı - biri çıkınca, huysuz komşu teyze tadındaki yaklaşımımı çabuk atlattım.
Yağmur yağıyor, ben de ıslanıyorum. Suyu anlatmaya çalışıyorum. Islak diyorum. Rüzgar olunca üşütüyor diyorum. Güneş çıkınca kuruyor diyorum. İçebiliyorum, pek tadı yok diyorum. Denize hiç girmediniz mi, o da su diyorum. Bilimsel olarak nedir diyorlar. H2O diyemiyorum. İlla ki şunu görmek istiyorlar:
"En" eğitimlilerin bir arada olduğu bir grupta, TEOG ve YGS öncesi, çocuklara okunmuş pirinç yutturma, yeşil toplar gönderme (Metin Hara'nın kulakları çınlasın), okuma üfleme konuşmalarına denk geldiğimden beri her çeşit "Secret" yöntemine duyduğum yakınlığı uluorta ifade etmekte sakınca görmemeye başladım. Hıdrellez de bunlardan biri. Kitaplarımda da bir şekilde bahsederim hep. Mucizelerle Yaşam ve Hayatını Upgrade Etkitaplarımda da, kitaplara bağlı blog'larımda da benzer paylaşımlarım var.
Yaşadıklarımızı kendi düşüncelerimizle yaratıyoruz; ama doğamızdan o kadar uzaklaşmışız ki düşüncelerimizi dileklerimizle ilgili şekillendirebilmek için hep özel ritüellere, odaklanmaya ihtiyaç duyuyoruz. İşte bu okunmuş pirinçler, nazar boncukları öyle devreye giriyorlar.
Facebook'ta böyle bir test çıktı karşıma. Testi yapmakla uğraşmadım, doğrusu. Saçma sapan testlerden biriydi muhtemelen.. Yapanların çoğu "cins" olduklarını öğrenmişler, test sayesinde. Cins olan cins olduğunu öğrense ne olur, öğrenmese ne olur.. Ama bu kadar çok kişi cins tarifine uyuyorsa, cins tarifini yeniden gözden geçirmek gerekecektir, o da ayrı... Ben testi yapmak yerine, kendi kendime düşünüp, kendime bir kelime yakıştırmayı denedim. Onu da yapamadım, yakıştıramadım!
Vefa Kilisesi İstanbul'daki 75 Rum Kilisesinden sadece biri. Büyük ihtimalle adını hiç duymadınız bile. Meryem Ana Ayazması da burada... Onu da duymamışsınızdır muhtemelen. Ama "Ayın Biri Kilisesi" dersem çoğunuz bilirsiniz. Büyükada'daki Aya Yorgi Kilisesi'yle birlikte, her dinden, her inanıştan insanların akın akın koşup kuyruklar olduğu meşhur kilise burası. En çok da Müslümanlar geliyormuş!!
Neden meşhur? Herkes orada dilediği dileklerinin gerçekleştiğini söylüyor da ondan.
Can Oba... Uzun zamandır herkesin dilinde olan, Sirkeci'deki fine-dining restoranın sahibi, "çok farklı şeyler yapıyor, Michelin yıldızlı ayarında" diye bahsedilen ödüllü şef... Önceki hafta Sirkeci Garı'ndaki Çikolata Festivali sonrasında, o meşhur yemeklerini tatmış, daha müsait bir zamanda sohbet için anlaşmış, Kanyon'daki tatlı dükkanında buluşmaya karar vermiştik.
"Yumurta kolesterolü yükseltiyor", "Pardon yükseltmiyormuş", "Tereyağı kalbe zararlı", "Pardon zararlı değilmiş", "Alkol sağlığa zararlı", "Sağlığınız için her gün bir kadeh kırmızı şarap için".
Ve... Tabi ki güneşten korunun!!
Bu henüz çürütülmedi. Nasıl çürütülsün?! Cesaret ister... Güneş koruyucusu satışları, kozmetikten önde gidiyormuş.
Domatesleri nasıl dörde bölüp kaynattığımı anlattığım domates sosu yazım en çok okunan yazılarımdan biri olunca madem ki herkes yemeğe bu kadar meraklı, o zaman "Yemek olsun" dedim. Ve bu işin piri, ilk kitabıyla en iyi yemek fotoğrafı ödülü de almış (Gourmand World Cookbook Awards), hem yemek stilisti hem yemek yazarı ve hatta çok da iyi bir aşçı olan üç kuşağıyla aile dostumuz Gamze Bursa'nın kapısını çaldım.
Doğal yiyecek, doğal yiyecek diye diye bir hal olduk. Önce Mono Sodyum Glutamat'ı duyduk. (MSG veya E621). Yiyeceklerin içerisindeki tadı öne çıkartmakla kalmayıp tat almamızı sağlayan bezlerin salgısını arttırdığı, illüzyon tatlar yaratıp beyin kimyamızla oynadığı, - Alzheimer's ve Parkinson'a sebep olabileceği -, retina dejenerasyonu (hasarı) yarattığı, - glukom'a, göz tansiyonuna yol açabileceği - iddia edilince iyice tırstık.
Soya sostan, cipslerden vazgeçelim dedik. (Çocuklar - hele büyümüş, yetişkin olmuş çocuklar - geçmiyorlar tabi kolay kolay. Onlara laf da geçmiyor üstelik...)
Quartz taşların - ve tabi tüm diğer doğal taşların - masaj terapilerinde, enerji çalışmalarında, çakra dengelemelerinde, hatta sadece iyi hissetmek, nazardan/radyasyondan korunmak amaçlı kullanıldığını duymuşsunuzdur.
Bu taşların suya enerji katma amaçlı kullanılması da çok eski çağlara, Eski Yunan'a ve diğer kadim medeniyetlere dayanır.
(Suyun hafızası olduğunu aşağıdaki deneyi izleyerek görebilirsiniz.)
Bedenimizin %90'ı suyken, çevremizdeki enerjilerin, sözlü, sözsüz tüm etkenlerin suyla birlikte bizi olumlu ve olumsuz etkilemesi kaçınılmaz oluyor.
Kötü enerji yayan insanlardan uzak durun, kötü sözler söylemeyin, olumsuz düşünmeyin denmesi hep bundan. "İnsanız, etkileniyoruz"... Hatta daha da doğrusu "Suyuz, etkileniyoruz!"
Telefonu kaybedince çaldırıp buluyorsunuz da, anahtarlar veya gözlük söz konusu olduğunda iş zorlaşıyor.
Kahve falı bakan arkadaşınızı bulduğunuzda hemen fincanı kapatıyorsunuz da kendi kendinize bakmaya kalktığınızda "Yol var,", "Balık var," dan öteye geçemiyorsunuz.
Bazen gerçekte ne istediğinizi veya yediğiniz şeyin içeriğini, gerçekte ne yediğinizi bilmiyorsunuz.